İbrahim İLHAN
Yıllar önce “Bir Güzel İnsan”(*) başlığı altında derlenen bir kitapta, rahmetli Muammer Dolmacı ağabeyin hayatını okuduğumda, uzaktan tanıdığım ve sevdiğim bu güzel insanı daha çok sevmiştim. Kendisiyle aynı güzel mekânların havasını soluduğumuz halde, yaşımız ve onun devlet bürokrasisinde konumu, hizmetleri ve meşguliyetlerinin yoğunluğu itibariyle şahsi bir tanışıklığımızın olmamasına rağmen, hakkında okuduğum güzel şeyler, ona olan sevgimi daha da arttırmıştı.
İnsanları sevmenin Allah’ı sevme yolunda önemli bir adım olduğuna dair pek çok söz ve yazıya rastlamışsınızdır. İnsanın, sevdiği insana, sevdiğini söylemesi tavsiye edilir. Yaşayanlar için edilen bu tavsiyenin, vefat edenler için de uygulanması, “Ölülerinizi hayırla yad ediniz” tavsiyesiyle birlikte daha bir anlam kazanıp, sevgi ve muhabbeti, bu dünyanın sınırlarından taşırarak öbür dünyanın sonsuzluğuna ulaştıracaktır diye düşünüyorum.
Bu duygularla, “Bir Güzel İnsan” kitabının olumlu tesirinden ilham alarak, sizlere iki güzel insandan bahsetmek istiyorum. Ta ki, kötülerin ve çirkinliklerin cirit attığı şu dünyada iyi ve
güzel insanların da aslında az olmadığı unutulmasın, iyilik ve güzellik yolunda umudumuz eksilmesin. İyilerle beraber olma çabamız artsın. İyilerin kıymeti yaşarken bilinsin. Güzel insanlara olan sevgi ve muhabbetimiz, Muhabbetullah yolunda ilerlememize vesile olsun. (Amin)
İki güzel insan, Gaziantepli eczacı Mehmet Ali İyibükücü ve Afyonlu sanayici Muhib Resül Karakol. İkisi de rahmetli oldular. Her ikisi de bulundukları illerde sevgi, muhabbet, hizmet, istikrar ve istikamet abidesiydiler. Her ikisi de Zinde Sosyal Gelişim Derneği’nin gönüllü temsilcileriydi. Aynı zamanda ikisi de AKRA FM’in gönüllü temsilcileriydi. Eğitim ve istişare toplantılarının eksiksiz müdavimleriydiler. Merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin aşık-ı sadık talebeleriydiler. Çizginin, tavizsiz takipçileri oldular.
Hayatları boyunca hocalarını sevgi, hürmet ve muhabbetle takip etmeye çalıştılar, hayatları boyunca hizmetlere koştular. Ölümleri de ayrı ayrı zaman ve mekanlarda fakat birbiriyle aynıydı. Tıpkı “Bir Güzel İnsan” Muammer Dolmacı ağabey gibi, trafik kazası sonucu vefat etmişlerdi. Vefatlarından bir gün önce, Mehmet Ali ağabeyle telefonda, Muhib Resül kardeşle İstanbul’da bizzat görüşmüştüm.
Mehmet Ali İyibükücü, başka bir ilimizden
Gaziantep’in bir ilçesine tayini çıkan öğretmen bir arkadaşı, tayin yerine bizzat götürüp dönerken geçirdiği bir trafik kazası sonucu vefat etmişti. Öğretmen arkadaş, ilçeye giden bir vasıtaya bindirilerek yeni görev yerine gönderilebilirdi pekâlâ. Fakat bu Mehmet Ali ağabeyin hizmet standardına uymazdı. O, misafirini havaalanından, gardan, otogardan alır; doyurur, dinlendirir, gideceği yere kadar götürürdü.
Kahramanmaraş Merdan Çevre ve Kültür Derneği bir eğitim programı hazırlamış, uçaklardaki yoğunluktan dolayı Cuma sabahına bilet almışlardı, fazladan bir günümüz vardı ve zaten Gaziantep üzerinden gidecektik. Mehmet Ali ağabeyi ziyaret etmemek, onunla muhabbetsiz havaalanından geçip gitmek olmazdı. Çarşamba günü telefon edip durumu bildirdim. Eğer müsaitlerse görüşmek istediğimi ilettim. “Ne demek ağabey, başım üstüne, hiç sizi muhabbet etmeden Antep’ten bırakır mıyız?” dedi. Telefonu kapatmadan “Benim buradaki Zinde gönüllü temsilciliği görev sürem de doldu, siz gelmişken bu işi de bir arkadaşa devretsek?” dedi. “Geldiğimde görüşürüz” diyerek, selamlaşıp vedalaştık. Ertesi günü (01.07.2004) akşama doğru vefat haberini aldım. Bir gün önceki sevimli sesi kulaklarımda yankılanır gibi oldu; “İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun / Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz” derken…
O hafta başında, Muharrem Nureddin Coşan Hocamızla bir toplantımız vardı. Toplantı bitiminde hocamız bizi odasının kapısına kadar uğurlamıştı. Kapıdan çıkarken, hafta sonu Kahramanmaraş’ta bir programa davetli olduğumu aktardım. “Arkadaşlara selamımı götürün, Salih (Özsağır) beye de hususi selamımı götürün, kendisi bana geçenlerde hususi bir selam göndermişlerdi” dediler. Perşembe günü Mehmet Ali beyin vefat haberi hocamıza ulaştığında, sekreteri beni arayarak, “Hocamız sizin hafta sonu Kahramanmaraş’a gideceğinizi, programınızı ayarlayarak Cuma günü Gaziantep’te Mehmet Ali beyin cenazesine iştirak etmenizi ve aileye kendileri adına taziyede bulunmanızı istediler” dedi. Peki dediğimde “İbrahim bey, hatırlatmak isterim vakit dar, vasıta bulmakta zorluk çekebilirsiniz, acele etmenizde yarar var, Hocamız bu cenazeye mutlaka katılmanızı istiyor” dedi. Merak etmemesini, bir hafta önceden uçak biletinin tevafuken Cuma sabahına alındığını ifade ettim.
Ertesi sabah havaalanında mühendislik fakültesini Gaziantep’te okuyan ve tabii ki Mehmet Ali beye hizmet, yardım ve dostluğundan dolayı şükran duygularıyla dolu olan Cevat Özarpa bey ve bir arkadaşıyla karşılaştım. Daha gelecek çok arkadaş olduğunu ama uçaktaki son iki biletin kendileri tarafından alındığını söylediler.
Cenaze namazı için camiye geldiğimizde oldukça kalabalık bir cemaat dikkati çekiyordu. Cuma günü olması hasebiyle kalabalığın normal olduğu varsayılabilirdi. Cuma namazı çıkışı, gerek cenaze namazı için saf tutarken, gerekse kabir başındaki merasimde görebildiğim kadarıyla sadece yakın komşu illerden değil Konya’dan bile gruplar halinde gelen yüzlerce arkadaş cenazeye iştirak etmişlerdi. Hep beraber namazını kılıp, hüsnü şehadetimizi ve helalliğimizi canı gönülden ve yüksek sesle beyan ederek, dualarla, fatihalarla mezarlığa geçtik.
Defin işlemi bitip uzun Kur’an tilavetinden sonra yine uzun bir duayla fatiha okunarak son vazife tamamlanmıştı. Fakat mezar etrafında halkalanan cemaatte ilginç bir hava vardı. Alışılmadık şekilde kimse mezarın başından ayrılıp gitmiyordu. Dakikalar sonra bu durumu
fark edip, kendi kendimi yokladığımda, izah edilemeyen bir duygulu hâl gereği, mezar başından ayrılma isteği duymuyordum. Bu arada merhumun yakın dostu ve ziyaretlerde ayrılmaz arkadaşı Yunus hocayla göz göze geliyoruz. Mezarlığın manevi atmosferinde tek kelime bile konuşma mecalimiz olmaksızın birbirimize sarılıyoruz. Gözlerden dökülen birkaç damla yaş, kelimelerin anlatamayacağı kadar çok ve derinlikli şeyler anlatıyor. Bir taşın kenarına ilişip ayaklarımı dinlendirirken, etrafı gözlemleyen bir hoca arkadaş, “Madem buradayız, biraz daha okuyup birlikte dua edelim” diyerek, yeniden Kur’an okumaya başladı. Bir süre devam eden kıraatten sonra ikinci defa duaya amin deyip, fatihalarla bu ikinci faslı da tamamladık ve büyük bir sükunetle mezarlıktan ayrıldık.
Av. Doğan Karaoğlan ve İrfan Kılıç beylerle birlikte, mezarlıktan doğruca merhumun evine geçerek oğlu Hasan Hilmi ve kardeşi Fethullah bey aracılığı ile tüm aile fertlerine Muharrem Nureddin Coşan Hocamızın selam ve taziye mesajlarını ilettik. Burada da Kilis’ten, Urfa’dan
Sakarya’dan ve daha birçok ilden gelen arkadaşlarla kısa, kısa görüşüp Kahramanmaraş’tan gelen arkadaşlarla bu ildeki programa iştirak amacıyla Gaziantep’ten ayrıldık.
Mehmet Ali bey merhum, Gaziantep’te herkesin sevip saydığı, herkesi sevip sayan dostluk ve hizmet adamlığı timsali bir “Vakıf İnsan”dı. Kendi ifadesiyle “Yaşlıların genci, gençlerin yaşlısı” olduğu için her hizmete koşturmak durumundaydı. Benim gözlemim ise O, “yaşlılar için güzel bir kardeş, gençler için güzel bir ağabey” modeliydi. Ne yaşlıları abarttı, ne de gençleri küçümsedi. Hizmet ve muhabbeti esas aldı ve herkesi bu ortak paydada toplamaya çalıştı.
Bir ziyaretim sırasında, hüzün, iftihar ve heyecanla karışık anlattığı, Gaziantep vericisinin hizmete girmesi ile ilgili hatıraları ibret vericidir.
Mehmet Ali bey, 1992 yılında Akbük’te yapılan bir toplantıya katılır. Bu toplantıda AKbük ile RAdyo kelimelerinin ilk ikişer harfinin birleşmesinden oluşan AKRA adında bir özel radyo kurulması için karar alınmıştır. Projenin lideri Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’dir ve kendisinin tanımlamasıyla, tarihi bir toplantı ve tarihi bir karardır bu. İstanbul’da merkez yayın teşkilatı kurulacak, iller ve ilçelerde yayının aktarılması taşranın gönüllü katılımı olacaktır. Gaziantep’e dönüşte toplanan arkadaşlara mesele anlatılır. Yaşlı kesimden bazı kişiler bu yeni hizmet vasıtasını kendi kafalarındaki kalıplara oturtamazlar. “Radyo dediğin çalgı, çengidir. Böyle bir vasıtayla özel bir hizmet nasıl bağdaşır?” derler. “Bu karar Hocamızın kararıdır, üzerimize düşen neyse onu yapmaya çalışırız, isteyen katılır, istemeyen katılmaz” diyerek eleştirilere kararlılıkla karşı koyar Mehmet Ali İyibükücü…
Mehmet Ali bey, eczacılığın yanında radyoculuğa soyunur. Verici, direk, frekans, trafo… derken, gençlerle birlikte AKRA FM’in yayınını şehre ulaştırır. Radyoda gönüller sultanı Mehmed Zahid Koktu Hocaefendi’nin sohbetleri, kendi sesinden yayınlanmaya başlar. Ve akıllarına yatmadığı için tek başlarına hiç sıkıntısız bu hizmeti üstlenebileceklerken Verici, direk, frekans, trafo vb çalışmalara katılmayan kişiler, Mehmet Ali beye gelip “Kardeş! Biz bin kilometreden fazla yol katedip İstanbul’a gider, İskenderpaşa Camii’nde M. Zahid Kotku Hocamızın hadis sohbetini dinler tekrar evimize dönmek için yine bin kilometreden fazla yol gelirdik. Fakat şimdi gördük ki, bu radyo ile evimizde hem de ailecek bu müstesna duyguya ve bilgiye ulaşabiliyoruz. Ne muazzam bir hizmetmiş bu radyo, biz anlayamamışız. Bu büyük hizmetten bize düşeni kavrayamadık, yapacağımız bir şeyler var mı?” derler. Mehmet Ali bey, belki de hayatının nadir olumsuz cevaplarından birisini verir; “Hayır ağabeyler, bu hizmette sizin nasibiniz yokmuş.” diyerek.
Aynı zamanda hem onlara hem de gelecekte, hizmetlerin çeşitlilik ve zamanlamasını ilk anda “Anlayamamış olabileceklere” güzel bir ders vermiş olur.
Merhumdan pek çok ibretli hatıralar aktarmak mümkün olmakla birlikte son derece özgün bir hatırayı öne alalım. Hatıranın bize aktarılış tarihi, 4 Şubat 2001 tarihinden birkaç gün sonrasına rastlıyor. Yer İstanbul. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi Avustralya’da vefat etmişti. Cenaze Avustralya’da mı defnedilecek, İstanbul’a mı getirilecek belli değildi. İstanbul’a gelmesi ihtimaline karşı Süleymaniye Camii haziresine defin için resmi girişimde bulunulmuştu. Medya konuyu tartışıyor, her zamanki yanıltıcı, yönlendirici üslubuyla kamuoyunda sanki cenaze Süleymaniye Camiinin bahçesinde alakasız bir yere defnedilecekmiş havası oluşturuluyor. Halbuki söz konusu yer camiin yanında müstakil bir bölüm, başta Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesi olmak üzere yüzlerce tarihi mezar var. Osmanlı’nın son dönemlerinde vefat etmiş büyük hadis âlimi ve mutasavvıf Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi ve Cumhuriyet döneminde vefat etmiş birçok talebesi de bu kabristandalar.1980 yılında vefat eden Mehmed Zahid Koktu Hocaefendi de... Sonraki yıllarda Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı yapan merhum Turgut Özal’ın annesi ve kardeşi, Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’ye olan sevgilerinin tezahürü sonucu buraya defnedilmeyi vasiyet etmelerinden dolayı buradalar. Yani söz konusu yer yakın zamanlara kadar definlerin yapıldığı bir mezarlıktır. Bu tartışmalar arasında hükümet özel bir kararname hazırlayarak yer tahsisine izin veriyor. Nihayetinde dönemin Cumhurbaşkanı, hükümet kararnamesini reddediyor. Gözler Eyüp Sultan Kabristanı’na çevriliyor.
Öte yandan, hem cemaat içinde hem de kamuoyunda yeni hocaefendinin kim olacağı konusunda yoğun bir merak hatta yer yer tahmin ve yönlendirme gayretleri var. Mehmet Ali abi, böyle bir ortamda, merhum Es’ad Coşan Hocaefendi’nin yerine geçecek kişiyi, Es’ad Hocaefendiden sağlığında bizzat işiterek bilen özellikle Anadolu’da çok az sayıdaki kişiden biri sıfatıyla, İstanbul’a geliyor ve kendisinde tarihi bir emanet niteliğindeki, bilgi ve hatırayı anlatıyor… Es’ad Coşan Hocaefendi son ve uzun süreli yurtdışı seyahatine çıkmadan önce Mehmet Ali bey ve Av. Doğan Karaoğlan bey İstanbul’a gelerek kendisini ziyaret ederler. Olayı altı yıllık aradan sonra, unutma ve yanılma ihtimaline karşı teyid etmek için, ricam üzerine kaleme alan Doğan beyden dinleyelim:
“Her fırsatta hocamızı ziyaret etmek için fırsat kollardı. Bir fırsatını bulup hocamızla görüşür, mutlaka elini öperdi. Son olarak Sivas’ta Sağduyu Gazetesi ile ilgili bir toplantı yapılmış, -her zamanki gibi- Gaziantep’i temsilen Mehmet Ali ağabeyimiz bu toplantıya katılmıştı. Orada yapılan ikili görüşmelerde ‘hocamız yurt dışına çıkacak, muhtemelen de uzun süre dönmeyecekler, vaktiniz varsa gidip ziyaret edin’ tavsiyesini duyunca rota Gaziantep yerine İstanbul’a çevrilmiştir. Beraber gittiğimiz bu ziyarette Hocamız M. Ali ağabeyin elinden tutarak tebessümle karşılamışlardı. Hatta espri yaparak ‘Arabayla mı geldiniz?’ diye sormuşlar, M. Ali abi ‘Yok efendim’ demiş (onun otobüsle geldik demesine fırsat vermeden) hocamız ‘O zaman uçakla geldiniz’ demişti. Bu sıcak karşılamanın ardından, bizden önceki ziyaretçiler çıkınca hocamız bizi kabul ettiler ve uzun bir görüşme yaptık. Öğle namazını kılmış ve eve geçmiştik. İkindi okununca camiye geçtik ve namazdan sonra dönüş için izin istedik. Söz arasında, konu nasıl açıldı bilmem, Hocamız şöyle demişti. ‘Nureddin sadece Server’in başına getirilmedi ki, o aynı zamanda benden sonra vazifeyi devam ettirecek kişidir, ama ben bunu kendi reyimle yapıyor değilim, yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim. Birçok kişi gelip rüyalarını anlatıyorlar, sahih rüyalar, onlar da bunu işaret ediyor’ dedi.
Ziyaret sonrası Hocamızın anlattıklarının çok önemli olduğunu, ileriye yönelik bir sır işittiklerini kendi aralarında konuşup; “Bu önemli sırrı yazıp, kapalı bir zarfla kasalarımızda saklayalım. Biz ölürsek, bizden sonrakilere böylece aktarılmış olur” diye sözleşiyorlar.
Doğan beyin kaleminden üç değişik hatırayı daha aktararak bu bölümü tamamlamak istiyorum.
Sünnete İttiba
Mehmet Ali ağabeyimiz duyduğu, öğrendiği her Peygamber sünnetini yaşamaya çalışır, sünnet ayrımı yapmaz ve titizlik gösterirdi. Bir defasında birlikte İstanbul’a gittik. Otobüse biner binmez yolculuğa çıkan kişilerden birinin imam olması lazım, bu yolculuğumuzda imamımız sensin dedi. Olur dedim. Normalde biz bu sünneti “adet yerini bulsun” tarzında yolculuğun başlangıcına mahsus uygulardık. Neyse otobüsten indik, “İmam, bir taksiye binelim mi?” dedi, “Abi gideceğimiz yer yakın ama rahatsızsan sen bilirsin, binelim” dedim. “Yook olmaz yürüyelim o zaman” dedi ve yürüdük. Yürümekten de son derece rahatsız olduğunu görünce, “Abi keşke taksiye binseydik niye binmedin” dedim, “Boş ver imam. Yürümek de iyi gelir hem” dedi. Benim gideceğimiz yer yakın sözümü o binmeyelim diye anlamıştı. Aynı yolculuğun dönüşünde otobüs Adana otogarında yarım saat mola verince ; “İmam, şalgam içelim mi?” dedi, “Ben ikram edeceksem olur” dedim. Gittik birer şalgam içtik. Mübarek çok severmiş ben bilmiyorum tabi. Parasını da fakir ödeyeceği için utana sıkıla “Yahu imam bi tane daha içebilir miyim” dedi. Baktım, içme desem gerçekten imamın emri diye içmeyecek. Bizim şeklen uyguladığımız, yol imamlığı Hadisinin ruhuna en küçük bir halel getirmiyordu. Öylesine şaşırmıştım ki…
Gaziantep’te bir özel okul yapılması için hocamızın tavsiyesi vardı. M Ali ağabeyimiz okula hocamızın özel önem verdiğini, birkaç kez kendisine okulun ne aşamada olduğunu sorduğunu, kendisinin de “Uygun arsa bulamıyoruz” dediğini, bunun üzerine hocamızın tebessüm ederek “Bağ evleriniz şehre çok mu uzak?” dediğini anlatırdı.
Eczanesinde küçük küçük bir sürü çırak çalıştırırdı. Abi bunlar fazla değil mi derdim ara sıra. “Boşta gezip serseri olacağına gelsin eczaneyi beklesinler” derdi. Meğer iş farklıymış. Bir sabah erken işim düştü. Eczanesine vardım. Çıraklarını toplamış kahvaltı ediyor ve bir yandan da onlara Kur’an-ı Kerim öğretiyordu.
----------------------
Afyonlu Muhib Resul Karakol kardeşimiz, sık sık telefon eder, hatır sorar, Hocamıza selam ve hürmetlerini arz etmemi isterdi. Her telefonunda veda ederken, selamdan önceki son cümlesi, istisnasız “Abi bize düşen bir hizmet var mı?” olurdu. İstanbul’a gelişlerinde de sık sık arardı, zaman zaman da görüşürdük.
Bir defasında Küçük Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Çilehanesi Mescidi’nde, ikindi namazında buluşmayı kararlaştırmıştık. Namazdan önce yetişip mescide yakın bir yere aracımı park etmiştim. Misafirimiz, mescidin hemen alt bitişiğindeki Akra’nın olduğu binanın kapısından yukarı doğru geliyordu. Herhalde erken gelmiştir ve Afyon bölgesinde gönüllü temsilciliğini yaptığı Akra’nın yetkilileriyle görüşmüştür, diye aklımdan geçirirken iyice yaklaştı. Her zamankinden daha hareketli, daha sevimli ve daha sevinçliydi. Musafaha ettikten sonra kendisine; “Seni çok heyecanlı ve sevinçli görüyorum, herhalde bir ilçede yeni bir radyo vericisi kurdun ve Akra’daki arkadaşlarla paylaştın, onlar çok sevindiler, sen de daha çok sevindin” dedim. “Abi iyi söyledin, onu da yaparız inşallah ama çok daha güzel bir şey oldu” dedi. “Nedir?” diye sorduğumda, “Nureddin Hocaefendimizle görüştüm” dedi. Gözleri parlıyordu. Meğer her geldiğinde buraya uğrar, etrafta epey zaman geçirir, Hocamızın sekreteri ile görüşür, Hocamızla görüşmek için fırsat kollarmış.
Rahmetli Muhib Resul Karakol kardeşimi, vefatından önce en son gören ve vedalaşanlardan biri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. 4 Şubat 2005 tarihinde Eyüp Sultan Camii’nde Cuma namazını kıldıktan sonra kabristana yöneldik. Es’ad Coşan Hocaefendinin kabri başında hatim ve dualardan oluşan bir yâd toplantısı düzenlenmişti. Rahmetli Hocamızın muhterem babaları merhum Halil Necati Coşan ve kalabalık bir cemaatin iştirak ettiği program sonunda, kabir başından aşağı doğru inerken, Anadolu’dan gelen birçok arkadaşla karşılaşmıştım.
Kabrin hemen alt tarafında, yol kenarında bu arkadaşlarla hasbihal ederken, ortalık bir hayli tenhalaştığı bir sırada Muhib Resul Karakol bize doğru yaklaştı. Anlaşılan kabir başındaki kalabalık azalınca yukarı çıkmış ve (bu dünyadaki son) ziyareti yakından yapmıştı. Birbirimizi görüp uzunca sarıldık; yâd programı ve kabristanın hüzün ve sukûnetiyle karışık Hocaefendi sevgisi ve kardeşlik duygularıyla... Afyon’a döneceklerini söyleyerek, müsaade istedi ve bu defa yine uzunca vedalaştık. Biz arkadaşlarla biraz daha olduğumuz yerde görüşüp, aşağıya caminin yanına doğru yürüdük ve ayrıldık. Az ilerdeki otoparka doğru yönelecekken, tam karşımda caminin solunda mezarlığa bakan taraftaki yolla birleşen sokağın köşesinde Muhib Resul Karakol kardeş bekliyordu. Yanında bir arkadaşı vardı. Hatırladığım kadarıyla “Muhasebe müdürümüz” diye tanıtmıştı.
“Hayrola” dedim, biraz endişeyle. Bir şey mi olmuştu? Hafif tedirgin bir hali vardı. Bagajdan bir poşet çıkarıp uzattı. Afyon lokumu getirmişti. Her zamanki gibi lokumdan daha tatlı güler yüzü, sevimli sıcak haliyle. Mütevazi, saygılı, samimi. Ender rastlanan güven verici ve sevecen tavırlı bir arkadaştı… O gün fark edip çözemediğim, ertesi sabah vefat haberini aldığımda, gözümün önünden film şeridi gibi geçiveren farklı bir hâl vardı üzerinde. O gün sanki öleceği kendisine malum olmuş gibiydi. Tekrar sarıldık uzun uzun ve vedalaştık. O günkü ve bu dünyadaki son görüşmemiz ve vedalaşmamız oldu. Gece sanırım buzlanmadan ötürü meydana gelen kazada Kütahya yakınlarında arkadaşıyla birlikte vefat etmişlerdi.
Ertesi sabah (5 Şubat 2005) Mikdat Kutlu hocamızla, Karabük’teki bir program için yolda iken acı haberi aldık. İnna Lillah ve İnna İleyhi Raciun. Afyon’la haberleşmemizde programı iptal etsek bile cenazeye yetişemeyeceğimiz anlaşılıyordu. Kütahya’dan Rahmi beyi arayarak durumumu anlattım ve bu cenazeye bizim için de katılıp aileye başsağlığı dileklerimizi iletmesini söyledim. Rahmi bey kazanın kendilerine yakın bir yerde olduğunu, duydukları ilk andan itibaren ilgilendiklerini ve geniş bir arkadaş gurubuyla cenazeye katılacaklarını söyledi. Cenazesine katılamamaktan dolayı çok büyük hüzün duyduğum ender kişilerden biri olarak da hafızamda ve hatıramda yer aldı, aziz ve sevgili kardeşim Muhib Resul Karakol.
Vefatından kısa bir süre sonra Konyalı arkadaşların Afyon’un termal tesislerinden birinde düzenledikleri bir toplantı vesilesiyle gittiğimde, bir sabah namazı sonrası hem Afyonlu hem de Konyalı arkadaşlardan oluşan, kalabalık bir gurupla kabrini ziyaret edip, dualar okuduk. Yolda hatıralar, rüyalar anlatıldı peş peşe nemli gözlerle. Dönüşte ağabeyi Ahmet Karakol beye taziyelerimizi sunmak üzere, kendisinin petrol tesislerine uğradık. Sayıca kalabalık olmamıza rağmen bize mükellef bir kahvaltı ikram eden Ahmet beye taziye, teşekkür ve kardeşine olan dostluk hislerimizi arzettik, tanışmamızdan dolayı memnuniyetimizi ifade ettik.
Rahmetli M. Resul Karakol’un sıra dışı ve örnek tavırlarından biri ve hizmete yaklaşımını, ciddiyetini gösteren bir olay olarak, arkadaşlardan duyduğum şu tesbit beni çok etkilemiştir:
Yukarıda da bahsettiğimiz üzere kendisi AKRA FM’in gönüllü Afyon temsilcisidir. Vericilerle ilgili, enerji, tamir, bakım ve benzeri işlerle gönüllü olarak ilgilenirdi. Vefatından sonra radyonun ileriye dönük ihtiyaçlarını listelediği ve bir kenarda hazır tuttuğu ortaya çıkmıştı. Radyo yayınlarının ve mesajın Afyon ve çevresinde kesintisiz alınmaya devam etmesi için hassasiyetten kaynaklanan bir tedbir, aynı zamanda bir sosyal sorumluluk bilinci örneğiydi bu davranışı... Zaman zaman bu konuda problemlerle karşılaşılan diğer bazı illerdeki arkadaşlara ithaf olunur.
…………………
İki güzel insan da kendi illerinde geniş kesimlerce tanınan ve sevilen kişilerdi. Her ikisini de tanımak ve sevmek itibarıyla kendimi bahtiyar hissediyorum. Sevgiyle genişleyen bir muhabbet muhitinde yaşadığım bu bahtiyarlık hisleri için ayrıca şükrediyorum. Bu hayırla yâd etme yazısını okuyanlardan (adı geçen tüm) merhumlar için fatihalar istirham ediyorum. Allah (c.c.) kabirlerini nur, mekanlarını Cennet, Resululah’a komşu eylesin, sevdikleriyle ve sevenleriyle birlikte. (Amin)
(*) Bir Güzel İnsan, Muammer Dolmacı, Yazan: Ahmed Dolmacı , Seha Neşriyat, İstanbul.