xxx

       ZİNDE
Anasayfa
Bize Ulaşın
Hakkımızda
-

          GÜNCEL

Duyuru - Haber
Etkinlikler
Projelerimiz

          SİZE ÖZEL

Düşündüren Fotoğraflar
Düşündüren Yazılar
Makaleler
Sosyal Makaleler
Araştırmalar
Site İçi Arama
Linkler

--

 

-

ZINDE Sosyal Gelisim Dernegi | www.zinde.info

Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız-II

 

Edebiyatın Bazı Türleri ve Yaşayan Değerlerimiz

Hür Mahmut Yücer

Giriş

Bir Sözlü Tarih (Oral History) Çalışması: Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız” isimli makalemizde sözlü tarihin interdisipliner bir çalışma alanı olduğunu söylemiştik. Yaşayan ulema ile röportaj yaparak onların hayatı ve hatıratı çerçevesinde dini literatürde meşhur eserler hakkındaki kanaatlerinin kayda alınması bir diğer yönüyle edebiyatın bazı türlerini ilgilendirmektedir. Bu türler içerisinde başta röportaj (söyleşi),  biyografi, anı ve portreyi sayabiliriz. Zira ilim ehli bir kişi ile görüşmeye başlama, soruların şekli ve türü, konuların açıklığa kavuşturulması, konuşmacıyı çözebilme becerisi ve görüşmenin yazıya geçirilme aşaması bu türleri ilgilendirmektedir. Makalemizde bu türler ile “Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız” çalışmasının ilişkisine değinmeye çalışacağız. Öyleyse söz konusu konuyla doğrudan veya dolaylı ilgili türler nelerdir, bu ilginin boyutları nereye kadar uzanmaktadır, bu türleri tanımanın ve onların imkanlarından yararlanmanın Kaynak Çalışması’na katkısı neler olacaktır.

A. Röportaj (Söyleşi) ve Yaşayan Değerlerimiz

Bir olayı, bir yeri, bir eşyayı veya bir kuruluşu çeşitli yönleriyle tanıtmak amacıyla dergi, gazete veya görüntülü yayın organlarında sunulan konuşmalara röportaj (söyleşi) denir.
Söyleşide bir ön hazırlık olması gerekir. Tanıtmak istediğiniz şahıs, kurum veya çevrenin önceden planlanması ve incelenmesi gerekir.

Örneğin, bir kişiyi tanıtmak istiyorsak o kişi hakkında yeterli bilgiye sahip olmamız gerekir. Kişi hakkında bizden önce yapılmış ve yayınlanmış söyleşiler, anılar ve biyografiler derlenmeli, incelenmelidir. Şahsın varsa konuşmaları, yazıları ve eserleri okunmalı, düşünce ve fikir dünyası hakkında bilgi sahibi olunmalıdır.  Herkesçe bilinen basit sorularla görüşülen kişinin vaktini çalmamalı, ‘malumun ilâmı ile’ kendimizi ve çalışmayı gülünç duruma düşürmemelidir. Yapılan inceleme ve araştırmalar neticesinde sorular o kişinin özelliklerini yansıtacak bir şekilde önceden not edilmelidir.

Yani röportajda hazırlanan sorular amaca uygun olmalıdır. Konuşulan şahıs sorularla kontrol edilmeli ve yönlendirilmelidir. Eğer röportaj sırasında sorularla hâkimiyeti elimizden bırakırsak konuşma başka yönlere kayarak amacın dışına çıkar. Amaç ve hedeflerimizin mahiyetini iyi tespit etmiş isek sorularımızın derinliği ve yoğunluğu ile konuşmacıyı daha fazla açabilir, görüşmeyi azami verimle neticelendirebiliriz. Röportajlar genellikle en önemli unsurların yer aldığı, önemsiz soruların yayınlanmadığı türde yazılar olmalıdır. Önemli olan, önemli olanı, ilginç olanı vermektir.

1-Röportaja Giriş Nasıl Yapılmalıdır?

Bir bütün halinde bakıldığında röportaj yazısı; giriş, önemli sorular ve yanıtları, sonuç ifadesi, bölümlerinden oluşur. Mümkünse formel bilgiler önceden derlenmeli, kişi hakkındaki forma doldurularak görüşmeye gidilmelidir.

O halde bir röportaj yapılıp bittikten sonra tüm notları önümüze koyup, “acaba en önemli kısımlar hangileri” diye düşünmekte yarar vardır. Bu işlem aslında röportaj sırasında da gerçekleştirilmelidir. Yani röportaj sırasında kendi kendimize “hangi yanıtlar daha önemli” ve “yazmaya, kamuoyuna aktarmaya daha çok değer” diye sorabiliriz.
Röportajda asıl olan ilk sorudan başlayarak en önemli soruları arka arkaya sıralamak değildir. Önemli olan, sorduğumuz sorulara “yanıt alabilmek” ve bu yanıtları tüm taraflar için “yanlış anlaşılmaya neden olmayacak” bir biçimde yazabilmektir.[1] Bu nedenle, öncelikle genel sorulardan başlamak, karşımızdakinin bizi tanımasına ve açılmasına olanak vermek yararlı olacaktır. Bu şekilde bir başlangıçtan sonra daha özel ya da önemli sorular görüşmenin ortalarında yöneltilebilir ve kurulan iletişim ortamı içinde bu sorulara daha samimi yanıtlar alınabilir.

Kendi duygu ve düşüncelerimizi görüşmeye ortak etmemek önemli bir röportaj kuralıdır. Bir görüşme, asla bir tartışma değildir. Karşımızdakinden kendi görüşlerimiz doğrultusunda yanıtlar alabilmek, onu yönlendirerek istediğimiz sözcükleri duymaya çalışmak ise hiç değildir. Bu görüşme, karşımızdakinin görüşlerini alabilmek için bizim isteğimizle gerçekleşen bir görüşmedir.

Röportaj yazısının en önemli kısmı “giriş” kısmıdır. Bir haber için giriş cümlesi ne ise, bir röportaj için giriş kısmı da aynı şekilde önemlidir. Okuru röportaja çekecek olan, ona “gel oku” dedirtecek olan girişin kalitesidir.

Başlangıçta şu aşamalar uygulanabilir:

1-Röportaj giriş tekniği olarak “sorulu girişler” yaygın bir kullanıma sahiptir. Kamuoyunun ilgisini çeken, merak edilen kimi sorular ardı ardına sıralanır; Mesela görüşülen kişi hadis ilmi ile meşgul bir kimse ise; “Türkiye’deki hadis çalışmaları, hadis kitapları ve tercümeleri hakkında düşünceleri, ahad haberin itikaden delil olup olmadığını, hadis rivayetlerinin sayıca çok olması tenkitlerini vb. nasıl değerlendirdiğini öğrenmeye çalışacağız vb.”  

2-Kayıta başlanırken kayıt tarihi, katılımcılar ve kayıt ortamı hakkında bilgi verilir. Mesela,“Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız çalışması kapsamında ….x…….. uzmanı … ile ..x…. tarihinde evinde/ofisinde konuşmaya başlıyoruz. Bu görüşmede bize ….x….x… ve ….x……. da eşlik etmekte” gibi bir ifadeyle röportaja başlanabilir.

3-Yine röportaja başlarken görüşülen kişiyi tanımlayıcı bir giriş yapılmalıdır. Ziyaret edilen kişinin formel biyografisini ortama okuyup kayıtlara geçmesini sağlamak ve bu formel bilgiler üzerinden yürümek görüşmeye akışkanlık kazandıracak görüşmeyi sistematize edecektir. Formel bilgilerde kişinin kim olduğu, hangi niteliklere, yeteneklere, özelliklere sahip olduğu, hangi olayları yaşadığı ya da hangi olaylara şahit olduğu anlatılarak röportaj sorularına bir geçiş sağlanabilir. Hatta mümkünse doğum tarihi ve yeri, annesi- babası, eşi ve çocuklarının kimliği, bildiği yabancı diller gibi her yerde bulunabilen bilgiler kaydın ilk başına alınması, konuşmacıya hazırlıklı gelindiğine dair izlenim verecek, görüşmenin kalitesini artıracaktır. Bu bilgiler sorular esnasında tekrarlanabilir. Bildiklerimizden hareketle bilmediklerimiz hakkında daha fazla bilgi edinilebilir.

4-Zaten bir gazete veya dergi röportajcısı da giriş bölümünü klasik bir biçimde “… sorularımızı yanıtladı”, “… A gazetesinin sorularına çarpıcı yanıtlar verdi”, “… konusunda önemli açıklamalarda bulundu”, “… konusunu konuştuk” gibi bitirir.  Konuşmaların metne geçiriliş aşamasında sorulara gelindiğinde “… üzerindeki sır perdesini araladı” gibi daha yaratıcı ifadeler de kullanılmaktadır.

2- Sorular Ve Yanıtları Nasıl Yazılır

Röportaj metne aktarılırken “Soru ve yanıt bölümünde” sorularla yanıtların ilk bakışta birbirinden ayrılabilmesi önemlidir. Kimi zaman sorular koyu, yanıtlar normal stilde yazılarak bu ayrım sağlanmaktadır. Soru paragrafından önce bir satırlık boşluk bırakmak da yaygın kullanım biçimlerinden birisidir. Soru ve yanıt bölümünün tek ve kesintisiz bir bölüm olarak yayınlanması modasını yitiren bir uygulamadır. Genellikle sorular konusuna bağlı olarak ayrı ara başlıklarla paketlenmekte, gerekirse daha büyük başlıklar altında ayrı bir çerçeve ya da kutu içinde sayfanın farklı yerlerinde verilebilmektedir.

Dolayısıyla kullanılacak fotoğrafa ve sayfa tasarımına göre röportaj metinin nasıl yayınlanacağı değişiklik gösterebilmektedir. Ana metin ve ara başlıklarla “soru ve yanıt” öbeklerinden oluşan röportaj yayımlama tekniği, okurların ilgisini istenilen başlığa çekmekte ve dolayısıyla o başlığa ilişkin soru ve yanıtların ayrı bir biçimde okunması ya da vurgulanmasını sağlamaktadır. Böylece okur, okuyacağı tam sayfa metin yerine, istediği bölümleri okuma şansına da sahip olabilecektir. Öte yandan bir röportajın önemlileştirilmesi adına da ara başlıklar ya da ayrı çerçeveler içinde sunumlar yarar sağlar. Konular arasındaki ayrımı ortaya koyar. Okuru rahatlatır. Dikkati belirli konular üzerine çeker. Aynen haber yazımından sonraki gibi hangi soruların fazla olduğuna ilişkin bir değerlendirmede bulunulabilir.

Sohbet nasıl başladı ise yazı da o şekilde başlar, sorulan sorular “sorulduğu sıra ile” yanıtlanır ve sohbet genellikle “teşekkür” ifadeleriyle biter. Öyleyse ziyaret edilen bir alim ile söyleşi bitirildiğinde de kayıtlara geçmesi açısından verdiği röportajın bizim ve gelecek nesiller için önemi belirtilir, birkaç cümle eşliğinde teşekkür ederek bitirilir.

3-Ülkemizde Yayınlanmış Bazı Röportajlar ve Meşhur Röportajcılar

Ülkemizde söyleşi yapma sanatı ve tekniğiyle ilgili az sayıda yayın bulunmaktadır. Bunlardan birisi televizyon sunucusu Sedef Kabaş'ın  kaleme aldığı 'Soru Sorma Sanatı' isimli kitaptır. Kabaş, kitabında etkili bir söyleşi yapmanın aşamalarını anlatmakta, konuyla ilgili çeşitli sorularını Mehmet Barlas'tan Emin Çölaşan'a, Nuriye Akman'dan Neşe Düzel'e kadar usta gazetecilere yöneltip cevaplarını kaydetmektedir.[2] Yine konuyla ilgili olarak Ali Kaptan’a ait Radyo- Televizyon Haberciliği ve Metin Yazma- Röportaj Teknikleri, (Maltepe Üniversitesi yayınları), Atilla Girgin’e ait Söyleşi mi Röportaj mı?, (Der yayınları) ve Emine Şenlikoğlu’a ait Telefonla Röportaj (Mektup Yayınları)[3]’ı örnek olarak verebiliriz.

Gazete ve dergilerde söyleşi yapmakla meşhur olan az sayıdaki yazar arasında, Nuriye Akman, Leyla Umar, Neşe Düzel, Nilgün Cerrahoğlu, Ayşe Arman, Mehmet Barlas, Zeynep Oral, Şahin Alpay, Halit Kıvanç, Mustafa Karaalioğlu, Ahmet Tulgar, Elif Ergu, Hülya Ekşigil, Kürşat Başar isimlerini sayabiliriz.

Dini ilimler sahasındaki uzmanlaşmış kişilerle yapılan ve yayınlanan söyleşilere gelince bu hususta daha fakir bir alanla karşılaşmaktayız. ‘Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız’ çalışmasına muhteva olarak en yakın çalışma, Mustafa Öcal’a tarafından yapılan ve Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Dini Hayat, 3 cilt, (Ensar Neşriyat) ismiyle yayınlanan eserdir. Öcal çalışmasında, İsmail Cerrahoğlu, İsmail Karaçam, Mehmet Esad Kılıçer, Mehmet Yaşar Kandemir, Mehmet Yalar, Mustafa Çuhadar, Selahattin Parladır, Süleyman Ateş, Süleyman Uludağ, Tayyar Altıkulaç gibi otuz iki akademisyen ve ilim adamıyla hayatları, din eğitimi alanında yaşanılan gelişme ve değişmeleri konularında söyleşisini yoğunlaştırmaktadır. Görüşülen şahısların hayatlarına bakıldığında genelde 1925-2001 yıllarını içerdiği görülmektedir. Yazar çalışmasında dinî eğitim tarihi üzerine yoğunlaşırken okudukları, etkilendikleri hoca ve aile muhitleri  Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız’ çalışmasındaki soru ve cevaplarla benzerlik arz etmekte, ilmi muhitleri kaynaklarımız çalışmasına yeni isimler ve yeni doneler sağlamaktadır.

Tasavvuf akademisyenleri tarafından Ankara’da yayınlanan Tasavvuf İlmî Akademik Araştırmalar Dergisi’nde de genelde tasavvuf tarihi alanında çalışan birçok akademisyen ile yapılan röportaj yayınlanmıştır. Bu söyleşilerin amacı ise saha ile ilgili birikimlerin paylaşılması, tecrübelerin yeni araştırmacılara aktarılması, sonuçta nitelikli çalışmaların yapılmasına zemin hazırlamak olduğu gözlenmiştir. Söyleşi yapılan isimler arasında Prof. Dr. Osman Türer, Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Demirci, Prof. Dr. Erhan Yetik, Prof. Dr. Hamit Algar, Prof. Dr. Kenan Gürsoy, Şefik Can, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Prof. Dr. İrfan Gündüz, Prof. Dr. Edhem Cebecioğlu isimleri sayabiliriz. Söyleşiler her sayının son kısmında verilmiş, ayrıca pdf formatında derginin internet sitesine yüklenilmiştir.

Bu arada az sayıda da olsa İslam, Altınoluk, Rihle, İslamiyât gibi bazı aylık dergilerde ilim adamlarıyla yapılan söyleşilere rastlanılmaktadır. İnternette ise dağınık olarak bazı sitelerde söyleşilere yer verdiği görülmektedir. Bu sitelerin birisi mesela ‘http://www.davetci.com/d_soylesi/guzel_soylesiler.htm’ adresindedir.

Kaynak çalışmasının sonuçları açısından ilgili olduğu diğer bir edebi tür biyografi ve biyografi yazma sanatıdır. Söyleşilerle yaşayan değerler tespit edilmektedir. Sonuçta buradaki veriler yazıya aktarılacak veya yazılı materyallerde kullanılacaksa bu durumda da biyografi yazdığımızı söyleyebiliriz. Biyografi yazmak ise edebiyatta bir türdür ve yazarlığın başlangıç safhasıdır. Yazılı dilin ilk örneklerinden de sayılmaktadır. Aslında bu türde başarılı olabilenler büyük edebiyatçılardır. Bir biyografi yazmak ince bir fırça ile muhteşem bir portre yapmaktır. İyi bir biyografi yazarı iyi bir ressamdır. Portresini kaleme aldığı kişinin bütün ayrıntısına dikkat eder, şahsın kendisinden aldığı bilgiler kadar başkalarının onun hakkında yazdıklarını da okur, kalemine ve fırçasına yüzündeki sebatı, bakışlarındaki zekayı,  gönlündeki merhameti ve ilahi sevgiyi, kelamındaki hikmeti, zihnindeki birikimi işlenmiş nakışlı bir gergef gibi yansıtarak bakanların celbi nazarına sunar.

B- Biyografiler ve Yaşayan Değerlerimiz

Flörence Dupont, "Edebiyatın Yaratılışı" isimli kitabında "Yazmak, ilk eylemdir," der ve eski Yunan'da yazılı dilin ortaya çıkmasının anlaşılır bir nedeni olduğunu söyler. Dupont'a göre o dönemde yazının işlevi, insanların sözlerini kaydetmek değil, dilsiz şeyleri konuşturmaktır. Mezar taşları üzerindeki yazılar bunun kanıtıdır. Mısır'da, Babil'de ve Asur'da da karşımıza çıkan yazıtlar, ölen kişinin hayatı hakkında kısa bilgiler içerir; kişinin ailesinin kökleri, yaptığı kahramanlıklar, ölüm nedeni vb. bilgileri yaşayanlara aktarır.

Kur’an-ı Kerim’de ilk inzal edilen âyet ‘oku’ emriyle başlamakla birlikte sonraki ayetlerde kaleme yemin edilmekte, ‘Kalem’ adıyla başlı başına bir sure yer almaktadır. Bu durumda okumak kadar hatta daha fazla yazmak önem arz etmektedir.

1-Biyografinin Faydaları

Biyografi, ele aldığı kişiyi yaşadığı zaman ve mekan ile ilişkileri içinde sunar. İnsan yaşamına dair bir türden söz ettiğimize göre, biyografi bir edebi disiplin olmakla birlikte psikoloji, sosyoloji, tarih, siyaset, sanat ve sosyal antropolojiden beslenir. Konusunu anlatırken çeşitli teknikler kullanır.

Bir biyograf, kişinin yaşamını, kronolojik bir düzenle veya bilinen şematik düzenleri alt üst ederek; özel / resmi evrakların yardımı, aile üyeleri, meslektaşlar, arkadaşlar ve tanıkların beyanları ve yapılmış başka araştırmaların sağladığı birikimlerle aktarabilir. Fakat bu kurallara sadık olması bir biyografiyi iyi bir biyografi yapmaz. İyi bir biyografi, ele aldığı kişiyi 'yakın'ımıza getiren biyografidir. Biyograf, yazarlık yeteneği ne kadar iyi olursa olsun, elindeki bilgileri saptırmamalı, 'gerçekler'den oluşan iskeleti eğip bükmemelidir.

2-Avrupa’da Edebi Bir Tür Olarak Biyografi

Türkçe karşılığı "yaşamöyküsü" olan biyografi, edebi bir tür olarak ilk kez 17. yüzyılda, dönemin ünlü oyun yazarı ve şairi olan John Dryden tarafından tanımlanmış. Yunanca "bios" (hayat) ve "grafien" (yazmak) sözcüklerinden türetilmiştir. Biyografi terimi, yaşamları, ilgileri ve uzmanlık alanları ile yaşadıkları çağın ve toplumun ilerisinde olan, sıradışı hayatlarıyla insanların ilgisini çeken kişiler hakkında başkaları tarafından kaleme alınan yaşamöykülerine işaret etmektedir. Biyografi, Batı'da çeşitli dönemlerde hem içeriği oluşturan materyalin zenginliğine hem de bu materyalin işleniş şekline bağlı olarak farklı etkiler yaratmıştır. Türün öncülerinin İngilizler olduğu söylense de biyografi ile yazı dilinin ortaya çıkışı arasında bir ilişki kurmak, yanlış olmaz.

Biyografi türünün dünyadaki gelişimi ile Türkiye'deki gelişimi, oldukça keskin farklar içermektedir. Türün, Batı'daki ilk örneği 17. yüzyılda 5 din adamını yazan İngiliz biyografi yazarı Izaak Walton’dur. 18. yüzyılda gelindiğinde örnekler artmaktadır. Hatta türün başyapıtı olarak kabul edilen James Boswell imzalı "Dr. Samuel Johnson'ın Yaşamı" bu dönemin ürünüdür. Bu arada, Boswell'e konu olan Dr. Johnson'ın kendisi de bir biyografi yazarı.

Doktora tez çalışmasında İngiliz biyografilerini konu edinen, Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğretim üyesi Rana Tekcan'dan öğrendiğimize göre, biyografi türü 18. yüzyıl İngiltere’sinin çok satanları arasında yer alır. Ancak bu dönem yazılan biyografiler genellikle konu olan kişiye övgü niteliğinde ve hatta kimisi ailelerin siparişi üzerine parayla yazılır.

19. yüzyılın ise gerçekleri gizleyen, taraflı biyografiler çağı olduğunu söyleyen Rana Tekcan, 20. yüzyılın Batı'da, biyografi yazımında yeni bir sayfa açtığını belirtir. Biyografi yazarları bu dönemde artık sadece kişilerin yaşamları hakkında uyanan merakı gidermek için değil, kişisel deneyimlere vurgu yapmak için de yazmaya başlar. Avusturyalı yazar Stefan Zweig, "Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar / Casanova, Stendhal ve Tolstoy" kitabının önsözünde şöyle der: "Onlar, kendi sanatlarının temel görevinin, büyük evreni, hayatın ya da varlığın bütününü anlatmak değil, dünyanın önüne kendi benliklerinin küçük evrenini açmak olduğunu içgüdüleriyle sezmişlerdir." Zweig bu cümleleriyle küçük dünyaların büyük evreni bir yandan zenginleştirirken diğer yandan küçük dünyaların anlatılmasının büyük evreni anlamamıza yardım edeceğini söylemektedir. Özetle bu dönemde biyografiler çeşitlilik kazanır ve kişilerin yaşamları üzerinden kurumların eleştirilmesine imkan tanır.

Anlatıcının söylediklerini, değişik kaynaklardan edindiği belgelerle pekiştirmeli, düzeltmelidir. Kısacası, her söyleneni bir denetimden, sağlamadan geçirdikten sonra yazmalıdır.

Biyografi yazarlığı uzun bir araştırma dönemini gerektirir. Çünkü teybi önünü koyup, onu konuşturmakla yazarın işi bitmez, yapacağı sadece bu malzemeyi düzenlemek, süslemek değildir. Batı'da biyografi yazarları, yeni gerçekleri ortaya çıkarırlar. Yazarın yaşamı hakkındaki bilgimizi değiştiren, ölüm nedeni konusunda yeni tartışmalar açan araştırma sonuçları biyografilerde kendini gösterir.

3-Türkiye’de Edebi Bir Tür Olarak Biyografi

Çeşitli kaynaklara göre, Türkiye'de biyografinin ilk örneklerine 13. ve 14. yüzyılda rastlanır. Ancak bu dönemde yazılanlar, daha çok dini figürleri anlatan menkıbeleşmiş biyografilerdir. Kast ettiğimiz içeriğiyle biyografi türünün örnekleri ise daha geç tarihlere denk düşer. 16. yüzyılda İdris-i Bitlisi, "Sekiz Cennet"te, Osmanlı Devleti'nin ilk 8 hükümdarını anlatır; Türk edebiyat tarihinde biyografi daha çok, din ve devlet adamlarının yaşamlarına yönelir. Nihayet 19. yüzyıla gelindiğinde modern anlamda biyografi yazarlığı da başlar. Namık Kemal 1881 tarihli "Evrak-ı Perişan" isimli eserinde Selahaddin-i Eyyubi, Fatih Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim ve Emir Nevruz'u; Recaizade Ekrem, "Kudema'dan Birkaç Şair"de Osmanlı şairlerini yazar. Muallim Naci’ de Osmanlı Şairleri’ni yine aynı dönemde kaleme alanlardandır. 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında kimi meslek gruplarını anlatan biyografilerle karşılaşırız; "Türk Kemankeşleri" ve "Türk Hekimleri", Hüseyin Vassaf’ın ‘Sefine-i Evliyâ’sı, İbnülemin’in “Son Asır Türk Şairleri’, ‘Son Hattatlar’, ‘Hoş Sadâ’ gibi eserleri, Mehmet Şemseddin Efendi’nin ‘Yâdigâr-ı Şemsî’, Bursalı Mehmet Tahir’in ‘Osmanlı Müellifleri’, bunlara örnek olarak verilebilir. Sadettin Nüzhet Ergun’un ‘Türk Şairleri’ ve İbnülemin’in Son Asır Türk Şairleri şiir ve şairden ziyade bir kültür ve medeniyeti oluşturan iç dinamikleri tanıtmaktadır. Yani eserlerin ortak ismi şairler olmakla birlikte, tanıtılan zevatın ulema ve tasavvuf çevrelerinde olmaları, yazarların konjüktür gereği dikkatleri başka yöne çekerek medeniyetin iç dinamiklerini günümüze taşımaya çalıştıklarını düşündürmektedir. İhsan Işık’ın on ciltlik Şairler ve Yazarlar Ansiklopedisi bu türlerin günümüze yansıyan ve sadece bilgi vermek amacını taşıyan modern bir çalışmasıdır. Bu böyle olmakla birlikte Yaşayan değerlerimiz çalışmasına katılan herkesin görüşme öncesi rahatlıkla istifada edeceği bir kaynaktır.  

4-Günümüzde Bazı Başarılı Biyografiler ve Biyografi Yazarları

Doğan Hızlan bir köşe yazısında kendisine sorulan“Bizde en tanınmış biyografi yazarları kimlerdir?” sorusuna cevap veremediğini belirttikten sonra Faruk Bildirici'nin Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz için yazdığı kitapları örnek gösterir. O’na göre Hıfzı Topuz'un romanları, Ayşe Kulin'in Füreya'sı biyografik roman türünün başarılı örnekleridir. Oğuz Atay'ın hocası Mustafa İnan hakkında yazdığı Bir Bilim Adamının Romanı da, adı üstünde romandır ama içeriğinde belge ve bilginin izdüşümü hissedilmektedir. Can Dündar'ın yaptıkları dramatize biyografilerdir.

Ancak Türkiye bir süredir, "nehir söyleşi" kavramıyla tanışmıştır. Prof. Dr. Yıldız Ecevit'in "biyografiye dönüşmemiş hammadde tutanakları" olarak tanımladığı "nehir söyleşiler"in fikir babası MB Yayınları'nın kurucusu Mürşit Balabanlılar’dır. Balabanlılar yayınladıkları Nehir Kitaplarının tür olarak dünyada benzerinin Umberto Eco, Mitternad ve Marguerite Duras ile yapılmış söyleşi kitaplarının olduğunu, bunların spesifik konularla ilgili olmakla birlikte nehir söyleşilerinin, kişiyle ilgili her alanı kapsadığını ifade eder. Kişinin özyaşamöyküsü, mesleki yaşamı ve özel zevkleri, bu çalışmanın ayaklarıdır. Bu ayaklar, biyografi türünün de olmazsa olmazlarıdır. Nehir söyleşi de sonuçta biyografi yazarken bilinmesi gereken şeyleri kapsamaktadır. Ama soru - cevap tekniğiyle yazılmaktadır. Bunun nedeni de biyografilerde zaman zaman saptırmaların söz konusu olabilmesidir. Ya da konu edindiği kişiyi sürekli olumlayan kitaplarla karşılaşılmasıdır. Oysa söyleşi tekniği ile tüm yaşanmışlıkları, kendisiyle söyleşi yapılan insanın ağzından almak mümkündür.

Selim İleri’ye göre biyografi son yıllarda daha sık yazılmaya başlanmıştır. Geçmişte gerçekten çok az yazılmaktadır, bunun temelinde toplum olarak -gerek uygarlık açısından gerekse inanç açısından- ferdin kendi kişisel yaşamını dile getirmesinin hoş karşılanmamasıdır. Ama zaman içinde bu gerekçe, hayatın getirdiği olanaklarla ortadan kalmıştır. Nitelik açısından baktığımız vakit, yayımlanan biyografilerin hangilerinin kalıcı değer taşıdıklarını kestirebilmek çok güçtür. Çünkü zaman zaman biyografinin çok ötesinde, sansasyon yaratmak arzularının ağır bastığını gördüğümüz de olmaktadır.

Enis Batur Türkiye’nin biyografi ve otobiyografi zenginliği açısından parlak bir konumda sayılmadığımızı söyler. Buna neden olarak da özel yaşam tabuları, ailelerin kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla bilgi ve belge saklamaları (hatta yok etmeleri), örf ve adetlerimiz bu türün düzgün örneklerinin ortaya çıkmasının önündeki ilk engeldir. Biz, yabancıların biyografilerine meraklıyız daha çok: Lady Di'nin ayakkabı numarasını bilenler, Beşir Fuad'ın intihar gerekçesiyle ilgilenmemektedirler.

Batur’a göre biyografi çalışılmalarının önündeki ikinci ciddi engeli ekonomiktir. Bu konuda dev bir “Perec biyografisi” kaleme alan dostu David Bellos, Manchester Üniversitesinden bir yıllık ücretli izin alıp projesine yoğunlaşmış, üstelik çalışmasını kolaylaştırır düşüncesiyle iki yayıncı ciddi birer kontrat yaparak yüklü avanslar ödemişler, iş öylece ortaya çıkmıştır. Türkiye’de böyle bir şey mümkün olabilir mi diye görüşlerini belirtmektedir.

İpek Çalışlar’a göre ise biyografiler kitapçılarımızda henüz kendi başına bir raf sahibi olamamış, diğer kitaplarla aynı rafları paylaşmaktadır. Biyografi yazmak insanın en az bir buçuk, iki senesini ayırması gereken bir çalışmadır. Bir üniversite bünyesinde değilseniz bu işi kotarmak oldukça zordur. Hem geçiminizi sağlayacaksınız hem de kaynaklar için masraf edeceksiniz, verdiğiniz emeğin, yaptığınız harcamanın karşılığını alıp almayacağınız belirsizdir. Halbuki, biyografi olmadan tarih hep eksik kalıyor.

5-Yaşayan Değerlerimizle İlgili Bazı Meşhur Biyografiler

Yaşayan değerlerimiz ve kaynaklarımız projesinde yararlanabileceğimiz birçok biyografik çalışma bulunmaktadır. Bu biyografiler görüşmeye gideceğimiz kişileri daha yakından tanımamıza sebep olacak çok sayıda ismi ve eser hakkındaki kanaati barındırmaktadır. Bunların başında  Mehmet Emre, Üstadım Süleyman Hilmi Tunahan Ve Hatıratlarım (Erhan Yayınları), Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, 1,2,3, (haz: Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay);  Halil İnalcık, Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu, (İş Bankası Kültür yay.;) Doğan Cüceloğlu, Canan Dila, İnsanı Ararken I,2. (İş Bankası Kültür yay.;) Cüneyd Köksal, M.Asım Köksal, (Köksal Yay.;) İlber Ortaylı, Nilgün Uysal, Zaman Kaybolmaz, (İş Bankası Kültür yay.;)  Mahir İz, Yılların İzi, (Kitabevi) Hayreddin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş, 1,2,3. (İz), Halil Gönenç, Hayat Ve Hatıratı, (Beyan),  A. M. Büyükçınar, Hayatım İbret Aynası, (Marifet Yay.) Fatih Okumuş, Kahire Kitabı,[4]nı sayabiliriz.

C. Diğer Edebî Türler ve Yaşayan Değerlerimiz

Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız’ çalışmasının bağlantılı bulunduğu diğer başka edebi türler ise  anı ve portrelerdir.  Anı, kişisel yaşantının bütünü ya da belli bölümlerini ya da gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış edebi metinler ya da kayıtlardır. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır. Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken, anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış ya da bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.

Portreye gelince konusuna göre “fiziksel (tensel) portre” ve “ruhsal (tinsel, moral) portre” olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak edebi eserlerde genellikle “fiziki portre” ile “ruhî portre” iç içe bulunur. Portrelerden hikâye, roman, masal, biyografi gibi türlerde çokça yararlanılır.

a- Fiziksel (Tensel) Portre: Kişinin sadece dış görünüşünün, boyunun, yüzünün, giyinişinin, hareketlerinin... anlatıldığı portreye denir. Bu portrede; kişi diğer insanlardan ayrılan dış özellikleri ile uygun sıfatlar kullanılarak özgün bir şekilde anlatılır.

b- Ruhsal (Tinsel, Moral) Portre: Kişinin iç dünyasının, alışkanlıklarının, duygularının, fikirlerinin, zayıf taraflarının ... anlatıldığı portreye denir. Bu portrede; kişinin ahlâkı, alışkanlıkları, düşünceleri ilginç bir üslupla anlatılır. Portreye konu olan kişinin düşünceleri ve anlayışları daha etkili olarak ortaya koymak için onun sözlerine de yer verilebilir. Yaşayan değerlerimiz çalışması esnasında görüşülen şahıslar bazen kayık esnasında anılarını paylaşmakta, bazen başka şahıslar hakkında suret ve siretlerini tanımlayan portreler çizmektedirler.

Doğançay Müzesi tarafından periyodik olarak yayınlanan Yaşamdan Portreler Dergisi her sayıda yaklaşık olarak on civarında spor, sanat, müzisyen, sunucu, sinema ve televizyon yıldızı, bilim adamı gibi farklı alanlarda başarılı şahısların portresini vermektedir. Şu ana kadar 15 sayı yayınlanan dergi ayrıca ‘http://www.portreler.net/’ internet sayfası üzerinden yayınlanmaktadır. Hakkı Süha Gezgin’in Edebi Portreler(Timaş yay.), Orhan OKAY, Silik Fotağraflar (Ötüken Neşriyat– 2001)[5], Meşhur portre yazarlarımızdan birisi  Sûretler ve Sîretler’, ‘Defterimde Kırk Sûret’ gibi eserlerin yazarı Beşir Ayvazoğlu’dur. Görüşmecilerin mutlaka modern anı ve portre eserlerinden yararlanması gerekmektedir.

       

Sonuç

        Yaşayan Değerlerimiz ve Kaynaklarımız’ çalışması bir kişiyi kendi ağzından tanıma, anılarını dinleme, okuduğu, etkilendiği, önemsediği veya önem vermediği eser, şahıs ve olaylar hakkındaki kanaatlerini öğrenme, değerli gördüğü ilim ehli ve ilmî eserleri tespit edebilme, tecrübelerinden faydalanma, kayda geçirebilme, yazıya aktarma, yazılı ve görsel materyaller aracılığıyla diğer insanların istifadesine sunma şeklinde tanımlıyor ve bunu kaliteli olarak icra etmek istiyorsak edebiyatın anı, söyleşi, portre ve biyografi türlerinden yararlanmalıyız. Bunun için;

        1-Hem batıda hem de ülkemizde yazılan meşhur söyleşileri, röportajları okunmalıdır. Bu işi kendisine uğraş edinmiş her ilim adamının mutlaka Mustafa Öcal’a ait Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Dini Hayat (Ensar Neşr) adlı üç ciltlik eserdeki 32 biyografiyi okumalıdır.   

        2-İyi yazılmış ulema biyografileri, otobiyografileri toplanmalı, okuma seferberliği başlatılmalıdır. Görüşmeciler bu eserler sayesinde ülkedeki geçen nesle ait ilim adına kim varsa tanımış olacaktır. Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, 1,2,3, (haz: Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay);  Halil İnalcık, Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu, (İş Bankası Kültür yay.;), Mahir İz, Yılların İzi, (Kitabevi) Hayreddin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş, 1,2,3. (İz), Halil Gönenç, Hayat Ve Hatıratı, (Beyan),  A. M. Büyükçınar, Hayatım İbret Aynası, (Marifet Yay.) bunların ilk anda akla gelenleridir.

        3-İyi portre yazarlarını ve eserlerini mutlaka okumalıyız. Bu konuda pratik olarak Beşir Ayvazoğlu’nun Sûretler ve Sîretler ve  Defterimde Kırk Sûret         isimli eserler okunmalıdır.

        4-Meşhur röportajcıları ve tarzlarını öğrenmeye çalışmalı, mümkünse onları seminer için davet edip tecrübelerinden istifade edilmelidir.

        5-Özellikle ilim ehli ile yapılmış dergi ve gazete sayfalarındaki söyleşiler toplanıp bir arşiv oluşturmalı, çalışma yapacakların kolay erişimlerine fırsat yaratılmalı, röportajların değerlendirildiği canlı bir platform edinilmelidir. Bu aynı zamanda yeni görüşmeye gideceklere görüşme öncesi bilgi sağlayacaktır.

        6-Röportaj esnasında hocaların ismini zikrettikleri eserler hakkındaki değerlendirmelerine hassasiyetle yoğunlaşılmalıdır.

7-Kendilerinden mutlaka ilgilendiği alanla ilgili yeni çalışmaların neler olabileceğine dair kanaatleri alınmalıdır. 


[1]           Ropörtaj hakkındaki bu bilgiler derlenirken http://www.wardom.org/showthread.php?t=260232 adresinden yararlanılmıştır.

[2]        Kabaş, Türk basınında yayınlanmış söyleşi ve röportajlarla söyleşi üzerine basında çıkan haberleri ve köşe yazılarını incelemiş, geçmişte ve günümüzde söyleşi yapan 23 gazeteciyle yüz yüze mülakat yaparak Türk basınındaki röportaj ve söyleşi geleneğini sorgulamıştır. Kitapta en çok ilgi çeken kısımlardan biri, "Basında söyleşi yapan gazeteciler, günümüz söyleşilerini nasıl değerlendiriyor?" kısmıdır.

[3]           Eser, evlilik, siyaset, çeşitli savaşlar, alevilik gibi yaklaşık 25-30 konuda Mektup dergisi için telefonla yapılan röportajları ihtiva etmektedir.

[4]         Fide Yay. Kitap içinde Mısır uleması ile ilgili önemli değerlendirmeler bulunmaktadır.

 

[5]           Orhan Okay, Silik Fotoğraflar kitabında aralarında Nurettin Topçu, Hüseyin Avni Ulaş, Hasan Basri Çantay, Peyami Safa, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl gibi isimlerin bulunduğu otuz iki önemli ismin portrelerini sunmaktadır.

 

Yorum

432

Yazdır
 

-

-

Untitled Document




      Animasyonlar
  Elham Bu
  Komşu
  Kılavuzsuz Olmaz
 
      AKRA FM Haberleri