26 Cemaziye'l-Ahir 1433 Cuma
Hizmet mi, Mülkiyet mi?
22 Mart 2011 | Sosyal Makaleler

İbrahim İlhan
ZİNDE Sosyal Gelişim Derneği Y.K.Üyesi

2007 yılı başlarından itibaren Zinde Yönetim Kurulu olarak Türkiye’mizin değişik illerinde yüzden fazla Gönüllü Kuruluşun yönetim kurullarıyla genel toplantılar ve ikili temaslar şeklinde görüş alışverişinde bulunma ve faaliyetlerimizi sunma, bu kuruluşların faaliyet sunumlarını izleme ve değerlendirme fırsatı bulduk.

İnsanımızın yapısında doğal bir hizmet potansiyeli var. Genelde insanlar bireysel refah, konfor ve statülerini elde etme ve pekiştirme gayretiyle hareket ederler. Manevi ve milli değerlerini kişisel çıkar ve ikballerinden üstün tutan bizim insanımız, kanaat önderlerinin de yönlendirmesiyle kendileri maddi açıdan çok fazla imkanlara sahip olmasa da hep hayır, yardım, hizmet, eğitim, kültür, çevre… gibi alanlarda gayret göstermektedir. Bu gayretler her türlü takdire şayandır.

Ancak, geleneksel vakıf kültürünün izlerini taşıyan bu güzel çalışmaların, özündeki hasbilik, feragat, diğergamlık, sadece ve sadece Allah Rızasını talebetme… gibi temel özelliklerini hassasiyetle muhafaza ederek; günün hızla değişen şartlarına uyum sağlayacak şekilde planlanması, yönlendirilmesi ve daha önemli alanlara odaklanması gerekiyor.

Başlangıçta sözü edilen toplantılar ve Gönüllü kuruluşlarla yapılan ikili temaslar sırasında dikkatimizi çeken en önemli konulardan birisi de, gayrimenkul temini etrafındaki yoğunlaşma idi. Çoğunlukla dernek binası başta olmak üzere; anaokulu binası, spor salonu, konferans salonu, öğrenci yurdu … gibi gayrimenkuller için arsa alınması, inşaat yapılması ya da binaların satın alınmak suretiyle temini, vazgeçilmez bir temel ihtiyaç olarak öne sürülüyordu.

Görüştüğümüz derneklerin faaliyetlerinin boyutları ve çeşitliliği ile bütçelerine, üye ve destekleyici profillerine baktığımızda hayret etmemek elde değildi. Aralarında hiç SİAD (Sanayici ve İşadamları Derneği) benzeri finansal açıdan varlıklı bir kuruluş yoktu. Arkalarında ne dış kaynaklı bir vakıf ve fon ne de yerli büyük holdingler vardı. Resmi ya da yarıresmi ödenekleri de bulunmuyordu. Gerçekten sivil, gerçekten gönüllü, yerli, halkın içinden gelen, Hak için halka hizmeti esas alan fedakâr insanlardan oluşan kuruluşlardı. Gelirleri küçük bağışlar ve mütevazi üye aidatlarından oluşuyordu. Üstelik bütçeleri de hep açık veriyordu. Neden kiralık binalarla yetinmediklerini merak edip sorduk. Cevaplar hemen hemen aynı ve ironikti: Kira bedelini karşılamakta üyeler istekli değillerdi ama bir arsa, bina alınırsa yardım taahhüdünde bulunabiliyorlardı. Derneğin bir bina sahibi olmasını, kuruluşun sağlam temellere kavuşması ve hizmetin köklü hale gelmesiyle eşdeğerde görüyorlardı.

Gerçi biz Türkiye’mizde; sürekli zarar etmelerine, hatta piyasa paylarını, rekabet güçlerini, teknolojik yeterliliklerini kaybetmelerine rağmen gökdelenler boyu idari binalar inşa eden KİT ‘lere, üyelerine sosyal, kültürel, ekonomik katkı sağlaması için kurulan memur yardımlaşma kurumları hatta işci sendikalarının, odaların oteller zinciri satın almalarına alıştırıldık. Yine her türlü resmi kurumun lojman, dinlenme tesisi ve makam otosu (haliyle makam şoförü) ve de çaycı, odacıya dünya rekoru kıracak sayıda sahip olması (son yıllarda makam uçakları da bu kategoriye girmiş durumda) geri dönülmesi imkansız bir gereklilikmiş gibi algılanır oldu Özel sektörde ise durum kamu sektöründen farksız..Bir iktidar döneminde hızla parlayıp, başka bir iktidar döneminde sönmek suretiyle iflas eden holdinglerin ya da bankaların lüks araçları, arsaları, binaları, yatları….(iş ve üretim dışı ne varsa ) ilgili devlet kurulları tarafından satıla satıla bitirilemiyor.

Bir yanda ülkemizin hem ekonomik hem de siyasi açıdan, bugününü ve geleceğini ipotek altına alan borç yükü, diğer yanda lüks, israf, gösteriş, atalet, zarar, zulüm, dengesizlikler… Ne yaman bir çelişki.

Elbette böyle bir atmosfer altında yaşayan herkes, çevresindeki olumsuzluklardan ister istemez etkileniyor. Önce olumsuzluklar kanıksanıyor, sonra da normal şeylermiş gibi algılanmaya başlanıyor. Materyalist bir eğitim sisteminden geçen nesiller, her şeyi maddi varlıkla ölçmeyi, her türlü gücü kutsamayı değerler sisteminin omurgası haline getiriyor farkında olmadan.

Farklı çizgi, renk, desen ve meşrepleri ayırım yapmaksızın, temelde iyi niyetli kişilerin oluşturduğu tüm gönüllü kuruluşları, güncel ve yaygın tabirle STK’ları göz önüne aldığımızda arsa, bina, tesis… konusunda belki nicelik ve yaklaşım olarak kamu ve özel sektörle mukayese edilemez ama, netice olarak benzer olumsuz manzaralarla karşılaşmak sıklıkla mümkün.

Bir Karadeniz seyahatimiz sırasında gördüğümüz, Karadeniz Sahilinden geçen Otoyolun, tam geliş ve gidişi arasında kalakalmış ve bu yüzden bitme aşamasında olmasına rağmen sökülmeye başlanmış görkemli bir cami inşaatı, bizi bir hayli şaşırtmış ve üzmüştü. Kamu ve gönüllü kuruluşların iletişim ve işbirliği eksikliğinden doğan büyük bir milli servet kaybı.

Mahallemizin Camisinde Dernek başkanı olan, çok samimi ve gayretli bir hacı amca bir görüşmemiz sırasında, son eklemenin geçen yıl bittiği camiyi yıkıp yeniden yapmayı düşündüklerini söyleyerek, fikren destek almak beklentisiyle fikrimizi sorduğunda şaşırmıştım. Neden? dedim.’’Mahallelinin fakirlik zamanıydı, doğru dürüst bir bina yapamadık, ecdadın camilerine baktıkça bizim caminin onlara hiç yaklaşamadığını görüyorum.’’ demişti. Ecdadın bu camileri üç kıtaya hükmederken inşa ettiğini, şimdi ise bir yarımadaya çekilmiş durumda ve ülkenin boyunu aşan bir borç yükü altında olduğunu, hizmetlerin de bir hesaba, kitaba dayalı olarak ülke gerçeklerine uygun şekilde yapılması gerektiğini anlatmaya çalıştım. En az maliyetle en çok Allah Rızasını kazanmanın yollarını aramamızın, hizmetlerde verimlilik açısından ne kadar önemli olduğunu vurguladım. Muhatabım ise ‘’Allah yolunda hesapsız harcama yapılması gerektiği’’ kanaatindeydi.

Şahit olduğum bir başka üzücü fakat ibretlik olayda ise, bir kasabada bir gurup arkadaş imece usulü bir anaokulu inşa etmeye karar vermişler, usulen de bazı istişarelerde bulunmuşlar. Mevcut birikimleri ancak anaokulunun oyuncaklarını almaya yeteceğinden arsa ve inşaat gibi ağır yüklerin altına girmeden, uygun bir yer kiralayıp hemen uygulamaya geçmeleri, tecrübeleri ve birikimleri arttıkça arsa ve bina temini yoluna gitmeleri tavsiye edildiği halde kendi hevesleri doğrultusunda hareket etmişler. Aradan beş-altı yıl geçmiş olmasına rağmen, yarım bir teşebbüs olarak duran bu proje, katılımcılar arasında güven bunalımına yol açmış, iyi niyetle fakat hesapsız bir başlangıç, hizmet yerine hezimetle sonuçlanmıştı.

Örnekler hep olumsuz değil elbette. Komşu mahallemizin büyüklük, mimarlık ve fonksiyonellik açısından muhteşem camisinde kılınan bir namazdan sonra, dernek başkanına; Hacı abi, Allah Razı olsun ne güzel bir eser oldu dediğimde ‘’Ah kardeş, keşke daha küçük, daha mütevazi bir cami yapsaydık da artan imkanlarla genç bir cemaat yetiştirebilseydik’’ dedi. Kendisini bu samimi itirafı ve tecrübesi sonucu ulaştığı isabetli fikri için tekrar tebrik ettim.

Bu örnekteki tecrübe sonucu oluşan fikir, bir zamanlar çok yaygın olan, şimdilerde ise birçoğu atıl durumda bulunan İmam Hatip Okulları ve Kur’an Kursları için de geçerlidir. Binaların yükseltilmesindeki gayret, eğitim seviyesinin yükseltilmesine sarf edilmediği, sürdürülebilirlik açısından gerekenler yapılmadığı için, sayısal artışa odaklanıp nitelik ihmal edildiği için bugün mevcut üzücü durumla karşı karşıya kaldığımızı düşünüyorum. Bu okulların revaçta olduğu bir dönemde, bir okul müdüründen müstakbel imamların namaz kılma oranının üçte birlere kadar düştüğünü işitmiştim. Görünen siyasi ve sosyal sebepler ne olursa olsun, bu okulların bugünkü durumunda şu yalın oranın etkisi az olmasa gerek.

Gayrimenkul satın alma ya da arsa bina işleriyle uğraşmanın zorluğu, yıpratıcılığı, verimsizliği ortada, o halde gayrimenkul sahibi hayırseverlere bağış yaptırmak suretiyle bu meseleyi kestirmeden halledelim denildiğinde ise çok daha farklı sorunlarla karşılaşılabilir. Bağışçı / vakfedenin kendisinden, varislerinden müdahaleler olabilmektedir. Genelde vakfeden, hatta vakfetmeye vesile olanlar; arsa, bina, mülk bir kurumun maddi-manevi sorumluluğu altına girmiş olduğu halde, yönlendirme ve tasarruf hakkını kendilerinde görebilmektedirler. Bu ise manevi temelli vakıf anlayışına yaşanılan toplum ve alınan eğitimin etkisiyle materyalist yaklaşımlardan kaynaklanan bir durumdur. Buna karşılık, vakıf ruhuna aykırı hatta vakfetme eyleminin hayır ve erdemini boşa çıkaracak söz, niyet ve davranışlardan kaçınmanın önemi açıktır. Binalar, vakıflar, dernekler, cemiyetler…. Eğer ortada insanlığa hizmet varsa bir anlam taşırlar. Yoksa insanları oyalayan kalın birer perdeden başka bir şey değillerdir. Durup düşünmeliyiz, gölge oyunu mu oynayacağız, Hak için halka hizmet mi edeceğiz.

Yılların tecrübesiyle; dernek, vakıf, cemiyetlerin taraf olduğu her gayrimenkulde neredeyse hiç problemsiz bir duruma rastlamamış bir kişi olarak, bütün bu sakıncalı durumları zikrettikten sonra kanaatim şudur: Bağışlanma aşamasındaki gayrimenkulden istifadenin en kolay yolu; ya ülke çapında tanınmış, güvenilen ve iyi yönetilen bir vakfa, kullanma hakkı uzun süreliğine yerel kurumda kalma şartıyla bağış, ya da mülkiyeti sahibinde kalmak kaydıyla yine uzun süreli kullanım hakkının gönüllü kuruluşa devridir. Bu durum bir hukukçu gözetiminde resmi bir protokolle belgelenir ve belge gerekli mercilere arz edilirse, protokolde öngörülen süre sonuna kadar, tıpkı vakıf gibi, satın alma gibi hizmet ve faaliyeti kolaylaştırma sonucu elde edilmiş olur. Zaten amaç da faaliyet ve hizmeti kolaylaştırmak değil midir?

Netice olarak:

Gönüllü kuruluşlar, toprağa kök salmak yerine, topluma öncülük edecek bir çalışma mekanı ve tarzı oluşturmaya çalışmalıdırlar. Gönüllü kuruluşların yeri bütün toplumun gönlü olmalıdır.
Kültürümüz ve değerlerimizi dernek binalarına sığınarak değil, toplumun her kesiminde ve hayatın her alanında hassasiyetle yaşayarak ve çalışarak koruyup, geliştirebiliriz.
Gündelik işler, herkesin yapa geldiği faaliyetler yerine çığır açacak nitelikteki hizmetlere ağırlık verilmelidir.
Çalışmalarımızı alışkanlıklarımız değil, ideallerimiz şekillendirmelidir – Hocalarımızın yaptığı gibi, terkedilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş tarihi eserleri ihya ederek, hem kültürel değerlerin korunmasına, hem de bu eserlerin kültürel atmosferinden istifade edilebilir.
Yine Hocalarımızın tavsiyelerine uygun geniş, ferah ağaçlandırma sahaları içinde doğaya dost mekanlar çok amaçlı ve çok ekonomik şekilde oluşturulabilir.
Yapacağımız faaliyetlerin niteliğine göre bulunduğumuz kentin bütün kültürel ve sosyal mekanlarını kullanabilme ufkunda ve azminde olmalıyız.
Ülkemizin ve insanımızın kaynakları az, sosyal, kültürel, ekonomik ihtiyaçları çoktur. Bu yüzden imkanlar en verimli şekilde kullanılmalıdır.
Elbette bir derneğin, vakfın sabit bir yeri, merkezi olmalıdır, fakat bu sabit yer, gönüllü kuruluşun hareketliliğine engel olmamalıdır.
Merkez olarak, daimi sekretarya, yapılacak planlama çalışmaları, görüşmeler ve istişareler ile resmi ve sivil kuruluşlar nezdinde temsil için küçük bir büro bile yeterli olabilir. İdeal bir çalışma zemini ve toplumun desteklediği geniş çaplı faaliyetler ve hizmetler zinciri işlemeye başladığında, bu şartların getirdiği geniş mekan ihtiyacı gündeme gelebilir.Böyle bir durumda zaten,imkanlar da yeterli hale gelecektir.
İhtiyaçlar ve imkanlar uyumlu hale geldiğinde mekan temini hususunda yapılması gereken; çok yönlü planlanmış, toplumun değişik kesimlerine hitap edebilecek, zaman olarak maksimum sürede kullanılabilecek, mimari ve estetik olarak mevcutların üzerinde ideal bir kültür merkezi projesinin gerçekleştirilmesidir.
Bu şartları oluşturamayan gönüllü kuruluşlar arsa, bina, tefrişat ve teşrifatla değil; hizmet, proje, eğitim, gelişimle meşgul olmalıdır.
Gayrimenkulleri emlakçı ve müteahhitlere bırakınız. Lütfen, gönülleri, ruhları ve beyinleri mamur edecek bir istikamette hizmete yöneliniz.